AYM; Barış Bildirisi’ne İmza Atan Akademisyenlerin Cezalandırılmasını İfade Özgürlüğünün İhlali Olarak Nitelendirdi

16/07/2019 tarihinde Anayasa Mahkemesi, 2018/17635 başvuru numaralı Zübeyde Füsun Üstel ve diğerleri başvurusu hakkında karar verdi.

Bir grup akademisyen tarafından yayımlanan bir bildiriye imza veren başvurucuların terör örgütü propagandası yapma suçundan cezalandırılması nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasına ilişkin başvuruda 8’e karşı 8 olmak üzere başkan Zühtü Arslan’ın oyu ile ihlal kararı verildi.

11.01.2016 tarihinde 1.128 akademisyenin imzasıyla yayınlanan bildirinin konusu kısaca şöyle:

2015 ve 2016 yıllarında Türkiye’nin doğusu ve güneydoğusunda terörle mücadele kapsamında yürütülen çatışma ve operasyonlar sırasındaki sokağa çıkma yasaklarının ve çatışmaların sona erdirilmesi çağrısı yapan bir bildiri yayımlandı. “Barış İçin Akademisyenler Bildirisi” veya “Bu Suça Ortak Olmayacağız Bildirisi” olarak isimlendirilen bildirinin yayımlanmasını takip eden hafta içinde imzacı akademisyenlere destek olmak amacıyla gelen yeni imzalarla birlikte bildirinin nihai imzacı sayısı 2.200’ü aştı.

Barış bildirisini imzalayan bazı akademisyenler, terör örgütü propagandası suçunu işlediklerinden bahisle yargılanarak ceza aldı. Başvurucular tarafından bu suçtan dolayı cezalandırılmalarının ifade özgürlüklerini ihlal ettiği iddia edildi.

Anayasa Mahkemesi tarafından çözümlemesi gereken mesele, başvurucuların söz konusu bildiriyi desteklemelerinin terör suçlarının işlenmesinin teşvik edilmesi olarak kabul edilip edilmeyeceğinin tespiti olarak nitelendirildi.

Mahkeme, ifade özgürlüğüne müdahalenin zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılayıp karşılamadığı değerlendirmesini  birçok farklı başlık altında gerçekleştirildi.

İlk olarak bildirinin “üst düzey bir yetkilinin çağrısı” ile oluşturulduğu iddiası değerlendirildi. İlk derece mahkemeleri tarafından mahkumiyet kararlarının verilmesinin en önemli dayanağı, üst düzey bir PKK’lı tarafından yapılan “Aydın ve demokratik çevreler öz yönetimlere sahip çıksın” şeklindeki çağrıydı. Ancak AYM, ilk derece mahkemelerinin bildiriyi imzalayanlar tarafından bu çağrıyı yapan kişinin talimatı ile hareket ettiklerine ilişkin bir varsayımda bulunulduğu ve buna ilişkin delil gösterilemediğini belirtti. Bununla birlikte, böyle bir çağrı yapıldığına ve bunun aydın, demokratik çevrelere yönelik olduğuna ilişkin belgelerin ve delillerin ne soruşturma aşamalarında ne de mahkemeler tarafından yargılamada sunulabildiği vurgulandı.

AYM tarafından başvuruya konu bildirinin PKK’nın talimatı ile hazırlandığı iddiasının terör örgütünün propagandasını yapma suçunun en önemli delili olduğu ve ilk derece mahkemeleri tarafından açıklama metninin veya metinle alakalı güvenlik raporlarının kapsamlı savunma yapılabilmesi amacıyla dosyaya eklenmesi gerektiği ancak mahkemelerin hiçbiri tarafından böyle bir araştırmanın yapılmamış olmasının anlaşılmaz olduğu değerlendirilmesi yapıldı.

İkinci değerlendirme “başvurucuların amaçları” bakımından yapıldı. Bildirinin amacının terör örgütü propagandası yapmak olduğuna ilişkin yerel mahkeme kararları ile ilgili olarak AYM anılan kararlarda, bildirinin yazarları ve imzacıları tarafından açıklanan amacın geçerli olmadığını gösterecek somut bir delil ortaya konulamadığını tespit etti. AYM tarafından, başvuruya konu bildiride sert sözlere ve ağır ithamlara yer verilmekle birlikte genel olarak kamu gücünü kullananlara hukuk içinde kalmaları ve meseleleri şiddeti dışlayan yöntemlerle çözmeleri çağrısında bulunulduğu kanaatine ulaşıldı.

AYM; herhangi bir düşünce açıklamasının algı yaratılmaya çalışıldığından bahisle terör örgütünün propagandası olarak kabul edilmesinin hukuksal bir değerlendirme olarak kabul edilemeyeceği hususunu vurguladı.

AYM tarafından “şok edici ifadeler” ile ilgili şu değerlendirmeler yapıldı:

İmzacılar tarafından bildiride “yıkım”, “katliam”, “işkence”, “sürgün”, “kasıtlı ve planlı kıyım” gibi ifadelerin kullanılmış olması mahkemelerce eleştirmiştir. Bildirinin dilinin sert, suçlayıcı ve kamu otoriteleri açısından rahatsız edici olduğu açıktır. Ancak ifade özgürlüğü sadece toplum tarafından kabul gören veya zararsız ya da ilgisiz kabul edilen bilgi ve fikirler için değil; aynı zamanda incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. İfade özgürlüğünün bir dereceye kadar abartıya ve hatta kışkırtmaya izin verecek şekilde geniş yorumlanması gerektiği kabul edilmelidir. Eleştirel bir düşünce açıklamasında öfke dilinin kullanılmasının muhatabı sarsma amacı da vardır. Nitekim başvurucular uzun süre devam eden şiddet olaylarının sona erdirilmesi için seslerini duyurmaya çalıştıklarını ve bu yolla yetkililerin dikkatini çekmeyi amaçladıkları için şoke edici ve rahatsızlık verici ifadeleri tercih ettiklerini belirtmişlerdir.

“Kamu otoritelerinin eleştirilmesi” ile ilgili AYM, bir bütün olarak bakıldığında bildirinin yetkililere çatışmaların sona erdirilmesi ve yaşam hakkına ilişkin ilke ve kuralların korunması çağrısını içerdiği tespitini yaptı. Herhangi bir düşünce açıklamasının AY 17/1’de koruma altında bulunan yaşam hakkı ile ilgili olması durumunda resmi otoritelerin eylemlerine ilişkin eleştirilere daha fazla hoşgörü gösterilmesi gerektiği vurgulandı.

“Akademik özgürlüklerle ilişki” hususunda yapılan incelemede, uzmanlık alanı dışında olsa dahi akademisyenlerin herhangi bir vatandaş gibi en kritik ve hassas politik meselelerde en güçlü görüşlere bile karşı çıkabilmesinin diğer kişilerin görüşlerine göre daha etkili olduğu ve bu sebeple toplum ve ülke için hayati derecede önemli olduğu belirtildi. Demokrasinin temelinin, sorunları açık bir tartışmayla çözebilme gücüne dayandığı ve terör ve şiddeti teşvik ile nefret söylemi dışında ifade özgürlüğünün kullanımına yönelik müdahalelerin demokrasiye zarar vermekte ve onu tehlikeye attığı değerlendirmeleri yapıldı.

Son olarak “eleştirel açıklamaların suç sayılamayacağı” hususu değerlendirildi. AYM; derece mahkemelerinin kararlarında başvurucuların eleştirilerini tek taraflı şekilde ifade ettiklerinden, terör örgütünü kayırdıklarından ve güvenlik güçlerine kara çaldıklarından bahisle terör örgütünün propagandasını yapma suçundan cezalandırıldıklarından bahsetti. Ancak mahkemeler tarafından bildirinin hangi surette terör örgütünün şiddet ve tehdit yöntemlerini meşru gösterdiğine veya övdüğüne ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik ettiğine dair bir değerlendirme yapılmadığını vurguladı ve bu bakımdan mahkumiyet kararlarında ortaya konulan gerekçelerin ilgili ve yeterli olduğunun kabul edilmesi mümkün olmadığına kanaat getirdi.

AYM; nihai değerlendirmesinde şu hususlara vurgu yaptı:

“Başvurucuların imzaladığı bildirideki düşüncelerin toplumun büyük çoğunluğunun düşüncelerinden açıkça farklı olduğu ortadadır. Ancak tam da bu sebeple bu tür açıklamaların korunması noktasında daha hassas davranılması gerekir. Çünkü bu tür müdahaleler kamuoyunun ülkede meydana gelen son derece önemli olaylar hakkındaki farklı bakış açılarının -onların büyük çoğunluğu için bu bakış açısının kabul edilmesi ne kadar zor olursa olsun- öğrenme hakkına ağır bir sınırlama getirmektedir.

Bildirinin imzalanmasına neden olan operasyonları yürüten kamu gücüne karşı ağır eleştirilerde bulunulabileceğinin öngörülmesi ve demokratik çoğulculuk açısından bunlara daha fazla tahammül edilmesi gerekir. Yukarıdaki bilgiler dikkate alındığında başvurucuların mahkumiyetlerinin zorunlu toplumsal bir ihtiyaca karşılık gelmediği sonucuna ulaşılmıştır.”

Başvurucuların ifade özgürlüklerine yapılan müdahalenin orantılı olup olmadığı bakımından yapılan değerlendirmede ise demokratik bir toplumda otosansür refleksine hizmet eden bir cezaya maruz kalınmasının kamu gücünü kullanan organların karar ve eylemlerini sorgulanamaz hale getireceğinden, kamu gücünü kullanan organların eleştirilere cevap verilmesi hususunda ülkedeki herkesten daha fazla güç ve imkan sahibi olduğundan bahsedildi.

AYM; son derece saçma ve ilgisiz bile görünse muhaliflerin haksız saldırı ve eleştirilerine farklı yollardan cevap verme imkanının olduğu durumlarda ceza kovuşturmasına başvurulmaması gerektiğini belirterek başvurucuların ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olmadığından Anayasa’nın 26. maddesinin ihlal edildiğine karar verdi.

Başvurucuların mağduriyetlerinin giderilmesi adına mahkeme kararlarının ortadan kaldırılması ve AYM’nin belirttiği ilkelere uygun yeni bir karar verilmesi için yeniden yargılama yapılmak üzere dosyaların mahkemelere gönderilmesine karar verildi. Bununla birlikte, ihlalin tespit edilmesiyle giderilemeyeceği belirtilen manevi zararların karşılığında her bir başvurucuya net 9.150-TL manevi tazminat ödenmesine hükmedildi.

Kararın tamamına şu link’ten ulaşılabilir: https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/17635

İlgili Yazılar

30

Nis
İcra ve İflas Hukuku, Ticaret Hukuku

Çeklerin İbraz Süreleri ve Kambiyo Takipleri Hakkında Geçici Düzenleme Yapıldı

7318 sayılı Vergi Usul Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, 30 Nisan 2021 tarihli ve 31470 sayılı Resmi Gazete’de yayınlandı. Kanunun 15. maddesi ile 25.03.2020 tarihli ve 7226 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’a Geçici Madde 3 eklenmiştir. Covid-19 pandemisi nedeniyle uygulanan kısıtlamalar hak kayıplarının önlenmesi için düzenlenen geçici maddenin detayları ise şu şekilde: İbraz […]

25

Nis
Medeni Usul Hukuku, Tebligat Hukuku

YİBBGK, Mernis Adresine Doğrudan Tebligat Çıkartılmasının Yeterli Olduğuna Karar Verdi

20 Nisan 2021 tarihli ve 31460 sayılı Resmi Gazete’de 2019/2 Esas, 2020/3 Karar ve 20.11.2020 tarihli Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu yayınlandı. Muhatabın bilinen en son adresine çıkartılan tebligatın iade edilmesi ve adres kayıt sistemindeki yerleşim  teri adresinin bu adresten farklı olması halinde; adres kayıt sistemindeki yerleşim yeri adresine “Mernis adresi” şerhi verilerek Tebligat Kanunu’nun 21/2.[…]