Hükmen Tutukluluk Kavramı ve Türk Hukuku’nda “Hükmen Tutuklu” Statüsünün Kabul Edilmesinin Yarattığı Hak İhlalleri

GİRİŞ

Türk Ceza Hukuku ve Ceza Muhakemesi Kanunu sistematiğinde “tutuklu” ve “hükümlü” olmak üzere iki statü bulunmasına rağmen yargı kararları ile oluşturulan “hükmen tutuklu” statüsü, bireyler aleyhine ciddi sonuçlar doğurmaktadır.

Hükmen tutukluluk içtihadı doğrultusunda tutukluluk süresine sadece derece mahkemesindeki yargılama süresi dahil edildiğinden, yargılama temyiz aşamasında devam ederken bireylerin öngörülemeyecek bir süre boyunca tutuklu kalarak özgürlüklerinden yoksun bırakılması gibi hukuk devleti açısından korkunç bir sonuç ortaya çıkmaktadır.

Hükmen tutukluluk kavramını ele alan çalışmamızın ilk bölümünde, bu kavramın yargı kararları ile nasıl oluşturulduğundan bahsedilecektir ve hükmen tutuklu statüsünün Türk Ceza Hukuku’nda kabul edilmesine ilişkin değerlendirme yapılacaktır. İkinci bölümde ise hükmen tutuklu statüsünün kabul edilmesinin kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı açısından yarattığı hak ihlalleri incelenecektir.

 

I- HÜKMEN TUTUKLULUK KAVRAMI

Hükmen tutukluluk kavramı; kişinin tutuklu olarak yargılanmakta olduğu davada ilk derece mahkemesi kararıyla mahkum olması halinde, mahkumiyet tarihi itibarıyla tutukluluk halinin sona ermesini ve kişinin hukuki durumunun “bir suç isnadına bağlı olarak tutuklu” olma kapsamından çıkmasını ifade etmektedir. Zira mahkumiyete karar verilmesi, şüphenin yenildiği anlamına gelmektedir; isnat olunan suçun işlendiği kabul edilmektedir ve bu nedenle sanık hakkında hürriyeti bağlayıcı cezaya ve/veya para cezasına hükmedilmektedir. Böylece, tutuklu sanığın hukuki statüsü değişmektedir, tutuklanmasına neden olan kuvvetli şüphe yerini her türlü şüpheden uzak bir kabulü ifade eden “kanaat”e bırakmaktadır. Bu nedenle, mahkumiyetle birlikte kişinin kuvvetli suç şüphesinin ve bir tutuklama nedenine bağlı olarak tutukluluk halinin sona erdiğinin kabulü gerekmektedir. Bu bakımdan, mahkumiyet kararının kesinleşmiş olması ayrıca aranmamaktadır.

 

A- Türk Ceza Hukuku’ndaki Tutuklu ve Hükümlü Statüleri

  1. Tutuklu Statüsü

Tutuklama, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK’nın) 100/1 maddesine göre; soruşturma veya kovuşturma aşamasında olması fark etmeksizin, suç işlediği yönünde kuvvetli şüphenin varlığını gösteren somut delillerin ve kanundaki tutuklama nedenlerinin bulunması halinde kişi hakkında başvurulabilecek bir koruma tedbiridir. Tutuklu ise bu kapsamda bir mahkeme kararı ile özgürlüğünden mahrum bırakılan kişinin statüsüdür. CMK’nın 100 vd. maddelerinde “tutuklu” statüsü bakımından soruşturma, kovuşturma veya kanun yolu aşaması konusunda bir ayrım yapılmamıştır.

 

  1. Hükümlü Statüsü

Hükümlü, hakkındaki suç şüphesinin yerini kesin kanaate bırakması ile mahkumiyet kararı kesinleşen kişidir. CMK’nın 2/1 maddesinin (f) fıkrasına[4] göre, kovuşturma evresi iddianamenin kabulüyle başlayıp, hükmün kesinleşmesi ile son bulmaktadır. CMK’nın   2/1 maddesinin (b) fıkrasına[5] göre ise sanık, kovuşturmanın başlamasından itibaren hükmün kesinleşmesine kadar suç şüphesi altında bulunan kişi olarak tanımlanmaktadır. İlgili tanımlardan da anlaşılacağı üzere, kişi ancak hakkında verilerin kararın kesinleşmesi ile “hükümlü” statüsüne geçmektedir.

 

B- Yargı İçtihatları İle Oluşan “Hükmen Tutuklu” Statüsü

  1. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 2011/1-51 Esas, 2011/42 Karar Sayılı ve 12.04.2011 Tarihli Kararı

“Hükmen tutuklu” adı verilen ara statü, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun (YCGK’nın) 2011/1-51 Esas, 2011/42 Karar sayılı ve 12.04.2011 tarihli kararı oluşturulmuştur.[6] Önemle belirtmek gerekir ki bu karar, başkan dahil 15 üyenin karşı oyu (15’e 16 oy çokluğu) ile alınmıştır. İlgili kararda, kasten öldürme suçunu işlediği iddiasıyla ağır ceza mahkemesinde yargılanan ve hakkında verilen mahkumiyet kararını temyiz eden sanığın tutukluluk süresi tartışılmaktadır.

Sanık, beş yıllık azami tutukluluk süresinin aşıldığından bahisle tahliyesine karar verilmesini talep etmektedir. 22.04.2005 tarihinde tutuklanan sanık, kararın verildiği 12.04.2011 tarihi itibariyle 5 yıl 9 ay 20 günden beri tutuklu bulunmaktadır.

YCGK; tutukluluk süresinin hesabında yerel mahkeme tarafından hüküm verilinceye kadar geçen sürenin dikkate alınması gerektiğini belirterek hükümden sonra, tutuklu sanığın “hükmen tutuklu” hale gelmesi nedeniyle temyizde geçen sürenin tutuklama süresine dahil edilmeyeceğine karar vermiştir. Hükmün verilmesiyle sanığın atılı suçu işlediği yerel mahkeme tarafından sabit görüldüğünden, bu aşamadan sonra tutukluluğun dayanağı mahkumiyet hükmü olmaktadır.

Yerel mahkemenin hüküm tarihi olan 22.03.2010 tarihinde -ki yerel mahkeme tarafından  hüküm 4 yıl 11 ay 2 gün sonra, yani azami tutukluluk süresinin dolmasına 1 aydan kısa bir süre kala verilmiştir- henüz beş yıllık sürenin dolmamış bulunması ve temyiz aşamasında geçen sürenin maddede yazılı azami tutukluluk süresinin hesabında dikkate alınmayacak olması nedeniyle, sanığın yasal olarak tahliyesine karar verme zorunluluğu bulunmadığına karar verilmiştir.

Görüldüğü üzere, temel sorun; yerel mahkeme tarafından verilen mahkumiyet kararı ile kişinin “hükmen tutuklu” statüsüne geçtiğinin kabul edilmesi ve bunun sonucu olarak da temyiz ve kanun yolu muhakemesinde geçen sürenin tutukluluk süresine dahil edilmemesidir.

YCGK; bu içtihadını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM’in), makul tutukluluk süresinin hesabında ilk derece mahkemesinin mahkumiyet hükmünden sonra geçen süreyi dikkate almamasına ve mahkumiyet hükmünden sonra kanun yolu muhakemesinde geçen süreyi tutukluluk süresine dahil etmemesine dayandırmaktadır.

 

  1. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin “Mahkumiyet Kararına Bağlı Tutma” İçtihadı

AİHM, ilk olarak 25 Nisan 1968 yılında vermiş olduğu Wemhoff/Almanya kararında, ilk derece mahkemesi tarafından hakkında hüküm verilen kişinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS’in) 5/1 (a) maddesi gereğince mahkumiyet kararı sonrası tutulan kişi olduğuna hükmetmiştir. AİHM’e göre; mahkumiyet kararının verilmesinden sonra ifadesi, kesinleşmiş mahkumiyet kararından sonra ifadesi olarak sınırlanamaz; çünkü bu ifade, kendisine tanınan hukuki yollar açık olsa da henüz serbest olduğu halde duruşmaya gelip mahkum edilen kişinin tutulmasını dışarıda bırakmaktadır. Sözleşmeci devletlerin sıkça izlemiş oldukları bu uygulamadan vazgeçmeleri gibi bir durumun söz konusu olmadığına vurgu yapan AİHM, tutukluluk süresinin makul olup olmadığını değerlendirirken temyizde geçen süreyi bu hesaba dahil etmeyeceğini, temyiz aşamasında tutuklu bulunan kişilerin AİHS 6/1 kapsamında adil yargılanma hakkı çerçevesinde başvuru yapabileceğini belirtmektedir.

Yine, 10 Kasım 1969 tarihli Stögmüller/Avusturya kararında AİHM; AİHS 5/3’deki makul süre ile AİHS 6/1’deki makul süre kavramlarını keskin şekilde ayırıp AİHS 6/1’deki makul sürenin her somut olaya uygulanabileceğini, cezai konularda bir suç isnadı ile karşılaşan kişinin uzun süre belirsiz bir konumda kalmasını önlemek amacıyla tanındığını ancak 5/3’deki makul sürenin tutuklu şahıslarla ilgisi olduğunu ve tutuklu kişilerle ilgili olayların kovuşturulmasında bu süreye yönelik özen yükümlülüğünün ima edildiğini belirtmektedir.

AİHM, daha yeni tarihli kararlarından olan 17.12.2009 tarihli M./Almanya kararında ise aynı içtihadını tekrarlamış olmasına rağmen birkaç yıl süren tutukluluğun makul olmadığına ve yargılamanın uzun sürmesinin AİHS’in 6. maddesinin ihlali olduğuna karar vermiştir.

AİHM’in vermiş olduğu kararlar incelendiğinde görülmektedir ki, kişinin ilk derece mahkemesi kararı verilinceye kadar tutuklu kalması AİHS 5/1 (c) kapsamına girerken, ilk derece mahkemesi kararı sonrasında tutulması hali AİHS 5/1 (a) kapsamında değerlendirilmektedir. AİHM, her ülkenin ceza muhakemesi mevzuatı bakımından ayrı değerlendirme yapamayacağından ve AİHS’de 5. madde kapsamında bir azami tutukluluk süresi belirlenmediğinden bu içtihat benimsemiştir.

 

C- Hükmen Tutukluluk Kavramının Türk Ceza Mevzuatımız Açısından Değerlendirilmesi

  1. 12.04.2011 Tarihli Yargıtay Ceza Genel Kurulu Kararının Hukuki Dayanağı Olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihatlarının Değerlendirilmesi

YCGK’nın ilgili kararının dayanağı olan AİHM içtihatları değerlendirildiğinde; ilk olarak AİHM’in hüküm kavramına verdiği anlam ile CMK’nın verdiği anlamın tam olarak örtüşmediği görülmektedir. Bu aşamada, ulusal mevzuatımızın öngördüğü sistem bakımından bir değerlendirme yapmak gerekir iken AİHM içtihatlarının tam olarak neye ilişkin olduğu dahi irdelenmeden YCGK tarafından benimsenmesi hatalıdır.

AİHM, temyiz aşamasında geçen süreyi tutukluluk olarak kabul etmese bile 6 Mart 2007 tarihli Yakışan/Türkiye kararında ve bu yöndeki diğer içtihatlarında, yargılamanın ivedi şekilde sonuçlandırılmasını ve başvurucunun yargılamada karar verilene kadar tahliye edilmesi gerektiği kaanatinde olduğunu belirterek sanık hakkında tahliye kararı verilmesi yönünde yol göstermektedir.

AİHM’in tutukluluğa ilişkin kararlarında getirdiği standartlar göz önünde bulundurulduğunda; mahkumiyet hükmünden sonraki aşamayı tutukluluk olarak değil de AİHS 5/1 (a) kapsamında değerlendirmesi hususunu, Türk Ceza Hukuku’ndaki azami tutukluluk sürelerinin uygulanmamasının dayanağı olarak kabul etmek mümkün değildir. AİHM’nin tutukluluk şartları ve süreleri için getirdiği standardı ve Türkiye aleyhinde verdiği kararları bir kenara bırakıp, bunları iç hukukta uygulamayarak mahkumiyet hükmünden sonraki aşamanın yani temyizde geçen sürenin AİHS 5/3 kapsamında değerlendirilmeyeceğine ilişkin birkaç paragrafın seçilmesi ve terminolojik farklılıklar da göz ardı edilerek bu hususun bireyin özgürlükleri aleyhine olacak şekilde kabul edilmesi esasen AİHS’in doğru bir şekilde uygulanması anlamına gelmemektedir.

 

  1. Ceza Muhakemesi Mevzuatındaki Düzenlemeler Gereğince 12.04.2011 Tarihli Yargıtay Ceza Genel Kurulu Kararının Değerlendirilmesi

Çalışmamızın tutuklu ve hükümlü statülerini açıkladığımız kısmında belirtmiş olduğumuz gibi, Ceza Muhakemesi mevzuatımızda tutuklu ve hükümlü olmak üzere iki statü vardır ve bunlar dışında ara bir statü bulunmamaktadır. Çalışmamızın ilk kısmında açıkladığımız bu statülerin yanı sıra Ceza Muhakemesi Hukuku’na ilişkin diğer hükümler de aktarılarak hükmen tutukluluk içtihadı, bu düzenlemeler uyarınca değerlendirilecektir.

CMK 2/1 (b)’ye göre sanık; kovuşturmanın başlamasından itibaren hükmün kesinleşmesine kadar, suç şüphesi altında bulunan kişiyi ifade etmektedir. Derece mahkemeleri tarafından verilen karar kesinleşmeden ve kovuşturma aşaması devam ederken kişi sanık statüsünde olmak üzere tutuklu bulunmaktadır. Derece mahkemesi tarafından mahkumiyet kararının verilmesi, kişinin sanık statüsü üzerinde bir değişiklik meydana getirmemektedir ve kişi hükümlü haline gelmemektedir.

CMK 2/1 (f) uyarınca kovuşturma; iddianamenin kabulü ile başlayarak derece mahkemesinin mahkumiyet hükmüne kadar olan aşamayı değil, kararın kesinleşmesine kadar geçen süreyi kapsamaktadır. Bu tanıma göre, kanun yolu muhakamesi de kovuşturma evresinin bir parçasıdır ve hükmün kesinleşmesi kanun yollarının tüketilmesi ile mümkün olmaktadır.

CMK 104/3’te ise, sanığın Yargıtay aşamasında da tahliye talebinde bulunabileceği belirtilmektedir. Temyiz edilen yerel mahkeme kararı bu aşamada kesinleşmediğinden, Yargıtay’ın ilgili dairesince veya Ceza Genel Kurulu’nda dosya üzerinden yapılacak olan incelemede tahliye kararı verilebilecektir.

Temyiz aşamasında sanıkların tutukluluğa itiraz haklarının olması, kanun yolu aşamasında da sanık ve tutuklu statülerinin devam ettiğinin göstergesidir. Buna göre, kanun yolu incelemesi sona erip karar kesinleşmeden kişinin ara bir statü yaratılarak “hükmen tutuklu” olduğunun veya bir suç isnadına bağlı olarak tutulduğunun kabulü CMK’ya göre hiçbir şekilde mümkün değildir. Bununla birlikte; CMK’nın tutukluluğu, tutukluluk sürelerini ve tutukluluğa itiraz usulünü düzenleyen 100.-108. maddelerinde tutukluluk süreleri bakımından “mahkumiyet öncesi” veya “mahkumiyet sonrası” şeklinde bir ayrım yapılmamıştır.

CMK 102’de tutukluluk süreleri belirtilmiş olup, ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde tutukluluk süresi en çok 2 yıl olarak düzenlenmiştir ve zorunlu hallerde uzatma süresi 3 yılı geçmeyecek şekilde bu süre uzatılabilmektedir. Buna göre, ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde azami tutukluluk süresi 5 yıldır. Ancak 15/8/2017 tarihli ve 694 sayılı KHK’nın 141. maddesiyle, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ile 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlarda uzatma süresi 5 yıl olarak belirlenmiş olup, bu suçlar bakımından azami tutukluluk süresi 7 yıla çıkartılmıştır. Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde ise tutukluluk süresi en çok 1 yıldır ve bu süre en fazla 6 ay uzatılabilmektedir.

5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun’un 4. maddesinde  de mahkumiyet hükümlerinin kesinleşmeden infaz olunamayacağına ilişkin hüküm yer almaktadır.

Hükmen tutukluluk kavramı, uluslararası sözleşmelerin güvencesi niteliğini taşıyan AY 90/5 hükmünün aleyhe yorumlanması suretiyle Türk Hukuku’nda yerini bulmuştur ve iç hukukta tutukluluğu kısıtlayan, kişi hürriyetinin sınırlarını genişleten AY 19/7-8, CMK 2, CMK 102, CMK 104/3 ve CGTİHK 4 gibi lehe hükümlerin üstünlüğünü ve önceliğini öngören düzenlemeler yok sayılarak bu içtihat oluşturulmuştur.

AY 90/5’te, uluslararası sözleşme hükümleri ile iç hukukun çatışması halinde sözleşme hükümlerine üstünlük tanınacağına işaret ederken, iç hukuk hükümlerinin uluslararası sözleşmeye göre daha aleyhe olması hali dikkate alınmaktadır. Hükmen tutukluluk içtihadı oluşturulurken AİHM içtihatlarının iç hukuktaki hükümlere uygunluğu gözetilmeksizin uygulanması, bireylerin kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ihlaline neden olmaktadır. Kaldı ki, AİHS 53’te sözleşme hükümlerinden hiçbir tanesinin sözleşmeci tarafların yasalarını ve taraf olduğu başka sözleşmeler uyarınca tanınmış olan insan haklarını ve temel özgürlüklerini sınırlayacak veya ihlal edecek biçimde yorumlanamayacağı düzenlenmiştir.

AİHS tarafından asgari güvenceler düzenlenmektedir ve AİHS ile karşılaştırıldığında iç hukukta lehe düzenlemeler varsa bunlar uygulanmalıdır. Türk Ceza mevzuatındaki lehe kanun düzenlemelerine rağmen AİHM içtihatlarına atıf yapılması ve içtihatların yanlış yorumlanması suretiyle bu hükümlerin yok sayılması, mevzuattaki düzenlemeler ile çelişmektedir ve hak ve özgürlüklerin kısıtlanması sonucunu doğurmaktadır.

İçtihadı oluşturan 12.04.2011 tarihli kararda, Gürsel Yalvaç’ın karşı oyunda belirtildiği gibi; kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ihlali yanında aynı zamanda tutuklamanın felsefi boyutu açısından da sıkıntılar ortaya çıkmaktadır. YCGK’nın bakış açısı tutukluluğu peşin bir infaz olarak yorumlamaya yöneliktir ve aslında tutuklama kararı ile birlikte hüküm verilmektedir. Sanığı adeta hükümlü olarak değerlendiren bu anlayış, pozitif hukuk normları ile birlikte mahkumiyet karinesine de aykırıdır. Yargılamanın makul sürede sonra ermesi, tutuklamanın peşin bir ceza olmayıp bir hürriyetle sıkı sıkıya bağlı bir tedbir olduğunun kabul edilmesi, tutuklamanın mahkumiyet ve tahliyenin beraat olmadığı toplumsal algısının değişmesi halinde tutuklamadan kaynaklanan sorunlar kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Yasadaki azami süreler dahi AİHM uygulamasına ve AİHS’e aykırı iken ağır ceza mahkemelerindeki yargılamalarda sanığın peşinen beş yıl tutuklu olarak yargılanabileceği yönündeki uygulama, AİHS’e aykırılığı pekiştirmektedir. Yargılamanın uzamasının faturası sanığa yüklenerek soruna bu şekilde sonuç aranmaktadır.

YCGK; hükmen tutukluluk içtihadını oluşturmadan iki sene önce verdiği 2009/9-73 Esas, 2009/129 Karar sayılı ve 26.05.2009 tarihli kararında[28], 29.08.2006’dan beri 2 yıl 9 aydır tutuklu bulunan sanığın tahliye talebini değerlendirmiştir. Somut olayda, yerel mahkeme tarafından karar 15.11.2006 tarihinde verilmiş olup, yerel mahkemedeki yargılama 3 ay sürmüştür. Davaya konu olay, asliye ceza mahkemesinin görevine giren bir suça ilişkin olduğundan azami tutukluluk süresi 1 yıl 6 ay olmasına rağmen; YCGK’nın kararını verdiği 26.05.2009 tarihi itibariyle sanık, 2 yıl 9 aydır tutuklu bulunmaktadır. Temyiz aşamasında geçen süre de tutukluluk süresine dahil edilerek TCK 102/1 uyarınca yasadaki azami sürenin dolması nedeniyle, YCGK tarafından sanığın bihakkın tahliyesine karar verilmiştir.

Görüldüğü gibi; YCGK, 26.05.2009 tarihli kararında CMK 102/1’yi uygulayarak azami tutukluluk süresinin aşıldığına karar vermesine rağmen sadece iki sene sonra içtihat yaratma yetkisini aşarak Anayasa’ya ve CMK’ya aykırılık taşıyan 12.04.2011 tarihli kararı vermiştir. Ayrıntılı olarak açıklandığı gibi, AİHM içtihatları yanlış yorumlanarak verilen bu karar; Ceza Hukuku bakımından birçok sorunu beraberinde getirmektedir. Oluşturulan hükmen tutukluluk içtihadı, AY 19’da ve AİHS 5’te düzenlenen kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ihlali niteliğindedir. Bu maddelerin istisnaları, sınırlı sayıda olmak üzere madde metinlerinde belirtilmiştir. Maddede sayılı olan bu istisnaların genişletilmesi hem AY’ye hem de AİHS’ye aykırılık teşkil etmektedir. Anayasa Mahkemesi (AYM) tarafından da benimsenen bu içtihadın uygulanmasından derhal vazgeçilmesi gerekmektedir.

 

II- TÜRK HUKUKU’NDA HÜKMEN TUTUKLULUK KAVRAMININ UYGULANMASININ YARATTIĞI HAK İHLALLERİ

A- Azami Tutukluluk ve Makul Tutukluluk Sürelerinin Doğru Değerlendirilmemesi

Azami tutukluluk ile makul tutukluluk sürelerinin değerlendirilmesinde, hükmen tutukluluk içtihadının uygulanmasının bir sonucu olarak sadece derece mahkemesindeki tutukluluk süresi esas alınmaktadır. Yargıtay ve AYM tarafından kanun yolu muhakemesinde geçen süre değerlendirmeye tabi tutulmadığından, derece mahkemesindeki yargılamanın CMK’da belirtilen azami tutukluluk süresi içinde kalması halinde; hem azami hem makul tutukluluk süresinin aşılmadığına karar verilmektedir. Bunun sonucunda ise; azami tutukluluk ve makul tutukluluk süreleri yargılamanın bütünü göz önüne alınacak şekilde doğru hesaplanmadığından, kanundaki azami tutukluluk süreleri dolsa dahi kişilerin tahliye edilmemeleri ve makul sürede yargılama yapılmadığından bahisle AYM’ye etkin başvuru yapamamaları sorunu ortaya çıkmaktadır. Böylelikle, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının yanı sıra adil yargılanma hakkı ve masumiyet karinesinin de ihlalleri doğabilmektedir.

 

B- Azami Tutukluluk Sürelerinin Uygulanmaması ve Tutukluluk Süresinin Öngörülemeyecek Şekilde Uzaması

Hükmen tutukluluk içtihadı ile birlikte temyiz aşamasında geçen sürenin tutukluluk süresi olarak kabul edilmemesinin sonucu olarak ortaya çıkan en büyük hak ihlali, CMK’da yer alan azami tutukluluk sürelerinin uygulanmamasıdır.

Azami tutukluluk sürelerinin sona ermesi nedeniyle tahliye talebinde bulunulan davalarda yerel mahkemeler tarafından tahliye kararı verilmemektedir ve ayrıntılı olarak açıklamış olduğumuz üzere Yargıtay içtihatları da bu yöndedir. Nitekim, AYM de aynı hususta yapılan bireysel başvuruları açıktan dayanaktan yoksun ve kabul edilemez bulmaktadır. (Benzer yöndeki kararlar için bkz. Hasan Elçi, B. No: 2013/6398, 3/4/2014, §32; Ramazan Aras, B. No: 2012/239, 2/7/2013, §67)

AYM tarafından YCGK’nın 12.04.2011 tarihli kararına ve bazı AİHM içtihatlarına atıf yapılarak hükmen tutukluluk içtihadının benimsenmesi ve yapılan başvuruların açıkça dayanaktan yoksun bulunarak incelenmemesi; kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı ihlal edilen bireylerin iç hukukta hiçbir mercii önünde bu hak ihlalini tespit ettirememeleri sonucunu doğurmaktadır. Bununla birlikte; tutukluluk süresinin hesabına kanun yolu aşamasının dahil edilmemesi nedeniyle yerel mahkemedeki yargılamanın azami tutukluluk süresi içinde kalması halinde, kanun yolu aşamasının ne kadar sürdüğü önem arz etmemektedir. Kanun yolu aşaması yıllarca sürse ve sanıkların tutuklulukları bu süre boyunca devam etse dahi, bireylerin başvurabileceği hiçbir yargısal mercii bulunmamaktadır. Bireylerin öngörülemeyecek bir süre boyunca hürriyetlerinden yoksun bırakılmaları ihtimali dahi AY’nin 19., AİHS’in 5. maddelerine aykırılık teşkil etmektedir ve bu husus hukuk devleti ilkesi ile hiçbir şekilde bağdaşmamaktadır.

 

C- Anayasa Mahkemesi’ne Yapılan Bireysel Başvurularda Süre Bakımından Kabul Edilmezlik Kararı Verilmesi

Tutukluluk süresinin ilk derece mahkemesinin kararı ile sona erdiği kabul edildiğinden; mahkumiyet hükmü ile birlikte verilen tutukluluk halinin devamı kararına itiraz edilmemesi halinde AYM, yerel mahkemenin nihai kararını verdiği tarihten itibaren 30 gün içinde başvuru yapılmaması nedeniyle süre bakımından başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermektedir. AYM tarafından kabul edilen bu görüş ile kişilerin söz konusu ihlale ilişkin AYM nezdinde bireysel başvuru yapması dahi engellenmektedir. (Benzer yöndeki kararlar için bkz. Neytullah Bayram, B. No: 2014/10339, 15/4/2015, §38; Hasan Elçi, B. No: 2013/6398, 3/4/2014, §36)

 

SONUÇ

YCGK’nın 2011/1-51 Esas, 2011/42 Karar sayılı ve 12.04.2011 tarihli kararı ile oluşturulan hükmen tutukluluk içtihadının kabul edilmesi ile CMK’da yer alan azami tutukluluk sürelerine riayet edilmemesi; kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının yanı sıra adil yargılanma hakkı ve masumiyet karinesine de aykırılık teşkil etmektedir. Azami tutukluluk süreleri, kanun ile düzenlenmiş olmasına rağmen; mevzuatta yer almayan ve öngörülebilir olmayan bir yargı kararı ile hükmen tutukluluk içtihadının oluşturulması hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmamaktadır.

YCGK tarafından hükmen tutukluluk içtihadının gerekçesi olarak AİHM kararlarının gösterilmesi, AİHM’in hüküm kavramına verdiği anlam ile CMK’nın verdiği anlamın örtüşmemesi nedeniyle kabul edilebilir değildir. Mahkeme, temyiz aşamasını AİHS 5/1 (a) kapsamında “bir mahkumiyet kararına bağlı tutma” olarak değerlendirirken Ceza Muhakemesi mevzuatımıza göre tutuklu bulunan sanığın hukuki statüsü kanun yolu muhakemesinde de değişmemektedir. CMK’da öngörülen azami süreler bakımından derece mahkemesi ile kanun yolu muhakemesi arasında bir ayrım bulunmamaktadır. Kanun yolu muhakemesinde geçen süre de kovuşturmaya dahildir ve bu nedenle bu aşamada tutuklu olarak geçirilen süre tutukluluk süresine dahil edilmelidir.

Yargılamaların makul sürede sona erdirilmesi, matbu/formül gerekçelerle tutuklama kararı verilmemesi, sanıkların kanunda belirlenen azami süreler boyunca peşinen tutuklu kalmamaları, tutuklamanın infaz olduğu algısının değişmesi ile tutuklamaya ilişkin birçok sorun ortadan kalkacaktır. Tutuklamanın felsefi boyutuna ilişkin bu sorunlar nedeniyle, azami tutukluluk süresi içerisinde yargılamayı tamamlama yükümlülüğünü yerine getirmeyen yargı merciileri bunun faturasını adeta sanıklara yüklemektedir.

AİHM kararlarının yanlış yorumlanması suretiyle Türk Ceza mevzuatındaki lehe düzenlemelerin uygulanmaması, bireylerin hak ve özgürlüklerini kısıtlamaktadır. Azami tutukluluk ve makul tutukluluk sürelerinin doğru değerlendirilmemesi, azami tutukluluk sürelerinin uygulanmaması suretiyle tutukluluk süresinin öngörülemeyecek şekilde uzaması ve AYM’ye yapılan bireysel başvurularda süre bakımından kabul edilmezlik kararı verilmesi gibi kişi özgürlüğü ve güvenliği açısından kabul edilemez sonuçlar ortaya çıkmaktadır.

Yargıtay ve/veya AYM tarafından söz konusu içtihat değiştirilmedikçe, bireylerin özgürlük ve güvenlik hakkının ihlali niteliğindeki bu uygulamalara maruz kalma ihtimalleri devam edecektir. AYM’ye yapılan bireysel başvuruların iyi gerekçelendirilmesi suretiyle AYM’nin Türk Ceza mevzuatındaki lehe düzenlemeleri göz önünde bulundurarak ve AİHM kararlarını doğru yorumlayarak bu içtihadından vazgeçmesinin sağlanması; ayrıntılı şekilde açıklanan hak ihlallerinin ortaya çıkmasını engelleyecektir.


Makaleyi kullanmak ve dipnotlar hakkında bilgi almak için iletişime geçiniz.

İlgili Yazılar

30

Nis
İcra ve İflas Hukuku, Ticaret Hukuku

Çeklerin İbraz Süreleri ve Kambiyo Takipleri Hakkında Geçici Düzenleme Yapıldı

7318 sayılı Vergi Usul Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, 30 Nisan 2021 tarihli ve 31470 sayılı Resmi Gazete’de yayınlandı. Kanunun 15. maddesi ile 25.03.2020 tarihli ve 7226 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’a Geçici Madde 3 eklenmiştir. Covid-19 pandemisi nedeniyle uygulanan kısıtlamalar hak kayıplarının önlenmesi için düzenlenen geçici maddenin detayları ise şu şekilde: İbraz […]

25

Nis
Medeni Usul Hukuku, Tebligat Hukuku

YİBBGK, Mernis Adresine Doğrudan Tebligat Çıkartılmasının Yeterli Olduğuna Karar Verdi

20 Nisan 2021 tarihli ve 31460 sayılı Resmi Gazete’de 2019/2 Esas, 2020/3 Karar ve 20.11.2020 tarihli Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu yayınlandı. Muhatabın bilinen en son adresine çıkartılan tebligatın iade edilmesi ve adres kayıt sistemindeki yerleşim  teri adresinin bu adresten farklı olması halinde; adres kayıt sistemindeki yerleşim yeri adresine “Mernis adresi” şerhi verilerek Tebligat Kanunu’nun 21/2.[…]